S Ö Y L E V ( N U T U K )
ÖN SÖZ
Sevgili ADD' liler ;
Sevgili Atatürk'ün tüm dünya ülkelerini etkileyen bir dünya büyüğü olduğu gerçeği tarihteki yerini almıştır.
Atamızın ; ülke sevgisi, devrimciliği, askeri ve politik yaratıcılığı, Türk halkına olan sonsuz güveni ve buna benzer özellikleri ile bitmeyen enerjisi ve zekası ; kısacası kişiliğini tanımak için çeşitli araştırmalar yapılabilinir.
Ancak, O'nu bize en iyi şekilde tanıtan kanımca SÖYLEV ( NUTUK ) dir.
Atatürk'ün ; kendi kaleminden kendi karakterini de anlattığı SÖYLEV'i bu açıdan özetlemeye çalıştım.
Yararlı olması dileği ile ...
Ömer BİRCAN
CİLT : 19 Mayıs 1919 - 22 Nisan 1920 ( ilk TBMM ' nin toplanması )
İlk bilgi , ilişki ve düşünceler :
Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşında yenilmiş, ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış, savaşa sürükleyenler ülkeden kaçmış, Vahdettin ( Padişah ve Halife sıfatı ile ) ve Damat Ferit Paşa Başkanlığındaki hükümet soysuzlaşmış, kendi gelecekleri için her şeye boyun eğmiş, ordu dağılmış, silah ve cephaneleri alınmış, İtilaf Devletleri anlaşmalara uymadan ve sudan bahanelerle ülkenin çeşitli yerlerine girmiş ve 15 Mayıs 1919 günü de Yunan ordusu İtilaf Devletlerinin izni ile İzmir'e çıkmıştır. Başlangıçta, kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı : İtilaf Devletlerine (İngiltere, Fransa, İtalya ) karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti ve Padişah ile Halife' ye canla başla bağlı kalınacaktı . Ama , amaç bağımsız Türk Devleti idi.
Amacımızı sezinleyen Padişah soyu, ilk andan itibaren Ulusal Savaşın amansız düşmanı olmuştur. Hatta Ulusal Savaş'a birlikte başlayan yolculardan kimileri, kendi kavrama sınırları bittikçe bana direnmeye ve karşıt olmaya başladılar. Bunlar sırası geldikçe açıklanacaktır.
Eylemli çalışmaya geçiş :
Anadolu'da 2. Ordu ( Konya) ve 3. Ordu (Samsun) ve bunlara bağlı bakımsız kolordular vardı.
Samsun'a çıktıktan sonra bu ordularla yapılan temaslar sonunda Ulusal örgütler kurulmaya başlandı. Bunun gerekliliği sivil yöneticilere de bildirildi ve her yerde gösteriler yapıldı.
8 Haziran 1919 ' da Harbiye nazırı Atatürk 'ü Istanbul'a geri çağırdı.
21/22 Haziran 1919'da Amasya Bildirgesi yayımlandı. Bildirgenin hazırlandığı esnada orada hazır bulunan Rauf bey isteksiz imzalamış, Refet bey ise işaret koymuştur.
Ulusal Kongreler:
23 Temmuz 1919'da Erzurum , 4 Eylül 1919'da ise Sıvas Kongreleri yapılmıştır. Ulusal Kongreler ,Ulusal örgütlenmeyi sağlamıştır. Yabancı sermayeye de açık olunduğu belirtilmiştir.
Damat Ferit Paşa hükümeti döneminde yerli hayınlarla uğraşmalar:
Ali Galip Olayı: Harput valisi Ali Galip, Ferit Paşa hükümetinin talimatı ile Doğu Anadolu (özellikle Kürdistan bölgesinde) türlü yalanlar söyleyerek kafaları karıştırmak ve Atatürk'e karşı halkı kışkırtmak çabaları, alınan önlemler sonucunda Ali galip ve mutasarrıfı Halil beyin Halep'e kaçması ve kandırmaya çalıştıkları aşiretlerin dağılması ile sonuçlanmıştır. Ayrıca Ferit Paşa hükümeti Kongre genel kurulunca (sanki Padişah'ın parmağı yokmuş gibi) hedef seçildi ve çeşitli asker ve sivil kişiler tarafından protesto telgrafları çekildi.
Istanbul hükümeti uygun bir konuma gelinceye kadar yazışmalar Sıvas'daki Genel Kongre Temsilciler Kurulu ile yapılması kararı alındı. Kurul adına duyuruyu Mustafa Kemal imza ediyordu.
Bu dönemde Dersim Mutasarrıfı , Ankara valisi, Kastamonu valisi, Konya valisi, Urfa Mutasarrıfı, Ferit Paşa hükümetinin kışkırtmaları ile problem çıkartmışlardır. Ulusun güçlü, kararlı direnci ile beklenenin tersi olmuş ve Ferit Paşa hükümeti düşmüştür. Bundan sonra yeni kurulacak Istanbul hükümeti için nasıl olması cinsinden; Anadolu, görüşler vererek zaman çalarken Istanbul'da tam bir sessizlik içinde örgütlerin kurulması M. Kemal tarafından sağlanıyordu.
Ali Rıza Paşa hükümetinin kurulması ve bunu izleyen olaylar:
Damat Ferit Paşa 2.10.1919 günü düşmüş yerine Ali Rıza Paşa hükümeti kurulmuş ve bu haberi de tüm diğer haberleri büyük bir özveri ile bildiren telgrafçılar vermiştir. Hemen yeni hükümetten:
Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde saptanan amaçlara saygı gösterilmesi,
Bu hükümetin , asıl Mebuslar Meclisi toplanana kadar Ulus'un yazgısı ile ilgili bir karar alamayacağı
Barış konferansına atanacak delegelerin ulusun güvenini kazanmış bilgili ve güçlü kişilerden seçilmesi talep edilmiş ve bu hallerde Ulusal Kuvvetler'in bu hükümete yardımcı olacağı bildirilmiştir.
Biz bu arada ulusal örgütleri genişletme ve sağlamlaştırma çabalarını sürdürürken Istanbul Hükümeti yurdumuza giren, süngülerini Ulus'umuza saplayan yabancıları, Padişahın isteğine paralel olarak konuk sayıyorlar ve uyuşuk düşüncelere dalıyorlardı . Bu nedenle Onlar'ın istediği olan Ulusal Örgütleri dağıtmayı ve Temsilciler Kurulunu kaldırmayı hiçbir zaman düşünmedik. Yurtta ise tüm ulusal örgütlerin tek ad altında Temsilciler kuruluna bağlılığı ilkesine uyuluyordu.Yeni hükümeti desteklemeye karar verdik. Bahriye nazırı Salih Paşa ile 20/22 Ekim 1919'da Amasya'da yapılan görüşmede Sıvas Kongresi kararlarının ülke sınırı çizilmesi dahil benimsenmesi istendi, ulusal iradeyi egemen kılacak Mebuslar Meclisi seçimi yapılması ve Osmanlı Mebuslar Meclisinin Istanbul'da toplanmasının doğru olmayacağı belirtildi.
Atatürk'ü Ekim 1919' da şöyle tarif edebiliriz:
Bütün Ulus'un birlik ve dayanışmasından ve ulusal örgütlerin yurdun her köşesine yayıldığından söz eden, ulusun ortak dileğine uyarak, ulusal örgütlere ve askeri güce dayanarak Hükümeti düşüren, yeni Hükümetle de karşı karşıya kalan bir Kurul'un Başkan'ıdır.
Bu arada Ulusal savaşıma karşı kışkırtmalar da başlamıştır. Sıvas'da Şeyh Recep olayı, Adapazarı olayı, İstanbul'da Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Muhipler cemiyeti, Rum ve Ermeni Patrikleri, Ulusal kuvvetleri kötüleme hareketlerine giriştiler ve İstanbul Hükümetinin desteğini aldılar. Ancak biz, Temsilciler Kurulu Hükümet üyelerinden kiminin hükümete girmekten pişman olduklarını, çekilmek için yol aradıklarını biliyorduk. Gene de Ali Rıza Paşa Hükümetini daha katlanır buluyorduk ve Mebuslar Meclisinin İstanbul'da toplanmasını kabul ettik. Ancak güçlü bir Ulusal Grup'la katılacaktık.
Temsilciler kurulu Merkez'inin Ankara'ya taşınması ve bunu izleyen olaylar :
Mebuslar Meclisinin İstanbul'da toplanmasını önleyemeyince devletin ve ulusun bağımsızlığını güven altına alma amacımızı gerçekleştirebilmemiz için birleşik ve dayançlı bir grup oluşturmak tek çaremiz idi. Bu Ulusal Grubun oluşturulmasını sağlamak için her Sancak'tan bir mebusu çağırıp bir araya gelmek, toplantı yapmak gerekirdi. Bu toplantıyı Ankarada yapmayı yeğledik .Artık Temsilciler kurulunun merkezi Ankaradır. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kurulunun merkezinin Ankara olması nedeni, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye olabildiğince yakın olmasıdır.
Ankara'ya varışımız 27 Aralık 1919'da açık bildirim ile her yere duyuruldu.
Bu arada Osmanlı Hükümetinin Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya -ki, bizim de İstanbul delegemizdir- düşmanların yani İtilaf Devletlerinin , bütün Türkiye'den en büyük çıkar sağlamak amacını güttüklerini ve Meclisi açtırmak istemeyeceklerini bildirdim. Ankaraya gelen mebuslara belirli bir amaçta bilinçli ve kararlı olarak birleşmenin sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın yineledik . Erzurum ve Sıvas kongrelerinin ilkelerine gönülden bağlı olduklarını söyledikleri için Ulus'ca vekil seçilen kişilerin, Ulusun kutsal isteklerini korkmadan dile getireceklerdir . Mebuslar Meclisi İstanbul'da 12 Ocak 1920 günü açıldı. İngilizler 21 Ocak 1920 günü hükümete verdiklerin nota ile Harbiye Nazırının görevden çekilmesini istedi.
Atatürk 22Ocak 1920 gü nü Sadrazam Ali Paşaya gönderdiği telgrafta Genelkurmay Başkanının değiştirilmesi isteğinin , Osmanlı Devletinin bağımsızlığına yöneltilen bir saldırıdır, Mebuslar İngilizlere ,meclisce isteklerinin kabul edilmediğini kesin bir dille hemen bildirmelidir, demiştir. Tedbir olarak ise Anadolu'da bulunan yabancı subayların tutuklanmasına karar verdi.
Mebuslar İstanbulda toplanmalarından bir hafta sonra Meclis Başkanlığı üzerinde görüşmeye başladılar. Benim Başkan olmamı gerektiren nedenler bellidir. Bunlar, Ulusal kuvvetlerin Ulusca benimsendiğini berkitmek, hayatımızla uyuşmaz bir barış önerisi karşısında Ulusal bir savaş yapılırsa Mebuslar Meclisi Başkanı olarak Ulusun nesnel ve tinsel bütün gücünü ulusal savunmaya yöneltmek düşünceleridir. Rauf bey 28 Ocak 1920 günü İstanbul'da bulunan Temsilciler Kurulu üyelerinin tutuklanmalarının düşünüldüğünü telgraf ile bana bildirdi. Mebuslar da İstanbuldaki iç ve dış etkiler altında asıl görevlerini bırakmış ve bölünmüşlerdi. Sadrazam Ali Paşa ise "..........yabancılara yeterince denetleme yetkisi vereceğiz" diyerek ulusun birliğini ve davranışını ortadan kaldırmayı başlıca erek yapmaya başlamıştır. Bundan dolayı yaşama ve var olma temeline dayanan Ulusal Örgütlerimizin yurdun her köşesine yayılmasına hız verilmiştir.
Artık İtilaf Devletleri, Ulusal Kuvvetlerin kurduğu cepheleri ve giriştiği hareketleri İstanbul Hükümetinin durduramayacağını anladığından Yunan ve Ermenilere yapılan saldırıları bahane ederek İstanbul'u almak istediler .Halbuki Maraş ve Adana civarında Ermeniler, İzmir ve Aydın bölgesinde ise Yunanlılar her gün Müslümanlara karşı bir kıyım ve yok etme siyasetinde idiler. Rauf beye çekilen telgraf ile ulusal birlik ve dayanışmayı bozmayı erekleyen bütün mebus ve meclis üyelerini hayın ilan edip gerekeni yapacağımızı bildirdik. Ayrıca Mebusların Hükümeti açıkça eleştirmelerini istedik.
O günlerin bazı önemli olayları :
-Padişah'ın isteği üzerine, Zeynelabidin, Hoca Sabri, Sait Molla gibi kişiler , özellikle Ulusal kuvvetleri ortadan kaldırmak amacı ile her yerde kurmaya çalıştıkları " Teal-i İslam Cemiyeti" açık saldırılara başlamıştır.
-Gelibolu yakınındaki Akbaş cephaneliğinin bir bölümü Hükümet tarafından İtilaf Devletlerine bırakılmak istenmiş, ancak Köprülü Hamdi bey adındaki yiğidimiz sallarla cephaneliğe gelmiş ve silahlara el koyarak yurt içine göndermiştir.
-Aznavur'un Balıkesir ve Biga yöresindeki kuvvetleri, kuvvetlerimizi dağıtmış, silahlarımızı ele geçirmiş ve alçaklık sınırları genişletmişlerdir.
Yunanlılar saldırıya hazırlanıyordu. Buna karşı en akla yakın davranış, bütün kuvvetleri hazırlayarak düzenli bir savaşa girmekti. İşte bu hazırlık için İsmet paşa İstanbula Genelkurmay'ı aktif hale getirmek için gitmişti ve 3 Mart 1920 'de M. Kemal'e çektiği telgrafta :
"Şimdiki hükümet düşürülecek, gölge hükümet kurulacak, Meclis dağıtılacak, ülke paylaşılacak, ulusal kuvvetler yok edilecek yerli ve yabancı işbirlikçilerin faaliyetleri ile Halifelik yaşatılacaktır." demiştir.
Salih Paşa Hükümeti ve İstanbul'un İtilaf Devletleri'nce işgali:
Yunanlıların İzmir'e yeni kuvvet, taşıt ve cephane getirdiğini (18/20 Şubat 1920) biliyor ve İstanbul hükümetinin dikkatini çekiyorduk. 3 Mart'ta Yunanlılar saldırıya başladılar. Buna çare bulamayan İstanbul Hükümetinin hemen istifasını istedik ve Padişah'a telgraf çektim. Aynı şekilde Meclis başkanına, Padişah'a ve basına , bütün vali ve örgütlerce protesto telgrafları çekilmesi sonunda istenilen etki kendini gösterdi ve 8 Mart'ta Salih Paşa sadrazam oldu.
İstanbul 16 Mart'ta işgal edildi ve şehitler verdik. İşgal kuvvetlerinin olayı meşrulaştırmak niyeti ile aynı gün bildirge yayınlamalarına karşın, bütün Ulus'a (komutanlar, vali ve mutasarrıflar, mudafaa-i hukuk cemiyetleri, belediye başkanları, basın derneği.......vs) bildirge yayınlayarak Osmanlı Devletinin 700 yıllık yaşam ve egemenliğine son verdiklerini, artık Ulusal Bağımsızlık ve Yurt savaşına tam anlamı ile başlanacağını bildirdim.
Yasama görevini yapamayacakları kanısına vararak dağılan mebusların ve kimi kişilerin İstanbuldan kaçarak Ankara'ya gelmekte oldukları anlaşıldı.
Olağanüstü yetkili bir Ulusal Meclis'in Ankara'da toplanması kararı:
19 Mart 1920'de İllere, bağımsız sancaklara ve kolordu komutanlarına yayınladığım bildiri ile Devlet Başkent'ine el konulduğundan ve Mebuslar Meclisi ile Hükümetin dağıldığından, Ulus'un bağımsızlığı ve devletin kurtarılmasını sağlayacak önlemleri alacak bir Meclis'in Ankara'da toplanması gerektiği ve toplantı şekil ve esaslarının ne olacağı açıklandı.
Artık İstanbul'da bizim yolumuzda yürüyecek kimse kalmamıştı. Dediğimiz biçimde ulusal örgüt kurmayanlar sıkıntılı günlere düşmüş, kimileri de Malta'ya sürülmüştür. Artık büsbütün başka nitelik ve yetkide sürekli bir meclis kurmayı ve bu meclisle tasarladığım devrim evrelerini gerçekleştirmeyi hayata geçirebilecektim.
19 Mart 1920'deki bildirimime göre yurdun her yerinde seçimler hızla ve dikkatle yapılmaya başladı. Yalnız kimi yerde duraksama ve direnmeler oldu. Özellikle Bolu ve Beypazarı yöresindeki gerici ayaklanmaların dalgalar halinde seyretmesi Meclisi açmakta çok ivedi davranmamı gerektirdiğini hissettiriyordu. Sonunda Ankara'ya gelen milletvekilleri ile yetinilerek Meclis'i 23.nisan 1920 günü açmaya karar verdik. Program şöyle idi :
Kutsal hacı Bayram Cami'sinde Cuma namazı kılınacak, Yüce Halifelik ve Padişahlığın ve bütün yurt parçalarının kurtarılması amacı ile kurulacak Meclisin ödevlerini anlatan dinsel söylev verilecektir. Bundan sonra Osmanlı ülkesinin her yerinde , hükümet konağına gidilerek, Meclisin açılmasından dolayı resmi kutlamalarda bulunulacaktır. Ayrıca Cuma namazından önce uygun bir biçimde Mevlüt okunacaktır.
Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal'in 22 Nisan 1920 günlü ikinci bildirimi ise :
"Tanrı'nın yardımı ile Nisan 23. ncü Cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından , o günden sonra bütün sivil ve askeri orunların ve bütün ulusun buyruk alacağı en yüce kat, adı geçen Meclis olacaktır. Bilgilerinize sunulur."
2.CİLT : ( 23 Nisan-15 Ekim 1927 arası )
TBMM' nin toplanmasından söylevin verildiği güne değin geçen dönem :
TBMM' nin açılmasını izleyen olaylar :
Birinci cilt ulusal örgütlenme dönemi olaylarının açıklanmasına ilişkin idi. Bu cilt ise TBMM açıldıktan ve yöntemine göre hükümet kurulduktan bugüne değin meydana gelmiş olayları ve devrimleri içerecektir. Amacım, Türk Devriminin incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktır .
Yaşam demek, savaşma ve çarpışma demektir. Doğu uluslarının Batı uluslarına saldırısı, tarihin belli başlı bir evresidir. Doğu ulusları arasında Müslümanlıktan önce ve sonra da Türk'lerin başta ve en güçlü olduğu biliniyor. Ayrıca İspanya'ya kadar giden Araplar da vardır.
Selçuk Devletinin yıkıntısı üzerine kurulan Osmanlı Devleti , Almanya ve Mısır'a kadar uzanarak çok büyük bir imparatorluğu kurmak istemiş ve Halife sanı ile de İslam dünyasını bir merkeze bağlamak istemiştir. Ancak birbirleri ile bağdaşmayan toplumları tek sınır içerisine almış bir devletin iç örgütü , elbette temelsiz ve çürük olur ve dış siyasası da köklü ve sağlam olamaz. Yani Osmanlı Devletinin siyasası ulusal değil ancak ,kişisel, bulanık ve kararsız idi. Değişik ulusları ortak ve genel bir ad altında toplamak aldatıcıdır. Ayrıca dünyadaki bütün Türkleri de bir devlet altında birleştirmek, ulaşılamayacak bir hedeftir . Kaldı ki İslamcılık ve Turancılık siyasasının dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanılmamıştır.
Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem "ulusal siyasa" dır.
Ulusal siyasa, Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup gerçek mutluluk ve bayındırlık için çalışmak, ulaşılmayacak isteklerle ulusu meşgul etmemek ve zarara sokmamak, uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir .
Meclise önerdiğim önemli konu Hükümet kurma işi idi . Temel amacı saklı tutan önerimizi yazılı olarak Meclise sundum ve kısa bir tartışma sonunda kabul olundu. Önerge gözden geçirilecek olursa :
"Hükümet kurmak zorunludur. Geçici bir hükümet başkanı ya da bir Padişah vekili ortaya çıkarmak yanlıştır. TBMM'nin üstünde bir güç yoktur ve yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır. Meclisçe seçilecek bir kurul hükümet işlerine bakar ve Meclis Başkanı bu kurulun da başkanıdır. Padişah ve Halife zordan kurtarıldığı zaman Meclisin koyacağı yasalarla durumları belirlenir."
Bu ilkelerle kurulan bir Hükümetin niteliği bellidir. Böyle bir hükümet ulusal egemenlik temeline dayalı halk Hükümeti'dir, Cumhuriyet'tir.
İstanbul Hükümeti ve düşmanlar, beni ulusa karşı bir silah gibi kullanmalarına rağmen yüksek Meclis beni Başkanlığa seçti.
2 mayıs 1920'de çıkan yasa ile Hükümet kuruldu. İnönü Genelkurmay Başkanı oldu .
29 Nisan 1920'de Yurt Hayınlığı Yasası ve sonra ki aylarda İstiklal Mahkemeleri Yasaları çıkmakla Devrimin doğal gerekleri yerine getirildi.
Bu arada 16 Mart 1921'de Rusya ile ilişki kuracak Moskova Anlaşması imzalandı.
Damat Ferit Paşa'nın yeniden iktidara gelmesi ve bunu izleyen olaylar :
Yeniden işbaşına getirilen Damat Ferit Paşa hükümeti ve İstanbul'da bütün yıkıcı ve hayın örgütlerin kurduğu birlik ve bu birliğin Anadolu içindeki bütün ayaklanma örgütleri, bütün düşmanlar ve Yunan ordusu, el birliği bizi yıkma çalışmasına başladılar. Bizim için, Padişaha karşı ayaklanma fetvası aldılar. Biz de Anadolu'daki yüksek din bilginlerinden fetva alarak karşı önlemlere giriştik.
1919 yılı içinde ulusal girişimlerimize karşı başlayan iç ayaklanmalar yurda yayıldı. Tutuşan kargaşa alevleri bütün yurdu yakıyordu. Ayaklanmalardan kimisi kısa sürede , kimisi aylarca uğraşmalar sonunda bastırılmıştır.
Meclisin açıldığı ilk günlerde ise cephelerin durumu aşağıdaki gibiydi:
1-İzmir Yunan cephesi :Yunanlılar İzmir'e çıktıkları zaman Osmanlı'nın kuvvet olarak iki alayı vardı. Ama özellikle kolordu komutanının emri ile savaşa sokulmaksızın, İzmir, onur kırıcı bir şekilde Yunan'a teslim edildi .Ancak Ayvalık'taki yarbay Ali (Çetinkaya) emrindeki bir diğer alay genişleyen Yunan'la 28.05. 1919'da savaşa girdi ve Ege'de ilk cephe böylece oluştu. Haziran/1919'dan sonra Balıkesir ağırlıklı Ulusal Kuzey Cephesi daha sonra da Aydın Cephesi kuruldu. İzmir bölgesindeki ulusal cephelerin ihtiyaçları o bölge halkınca karşılanıyordu.
Güney Fransız cephesi: Fransızlara karşı Adana, Mersin,Maraş, Antep ve Urfa'da ulusal (milis ) kuvvetler kurulmuş, düşman kuvvetleri geri çekilecek şiddette savaşlar yapılmıştır. Ulusal kuvvetler Ordu birlikleri ile de desteklenmiştir.
Yunanlıların ilk genel saldırısı, kuvvetleri altı tümene yükseldikten sonra ve 22 Haziran 1920'de olmuştur,İngilizler de katılmıştır. Bursa , Eskişehir ve Nazilli'ye kadar geldiler. Çünkü bu tarihlerde tümenlerimizdeki subay ve erlerin çok eksik ve kuru bir durumda oldukları, cephanelerinin de pek kıt olduğu malumdur Buna rağmen Yunan saldırısındaki geri çekilmemiz Mecliste sert eleştirilere neden oldu .Halbuki İstanbul hükümeti buradaki ordumuzu kötürüm duruma getirecek her türlü nedenleri yapmıştı. Kaldı ki TBMM hükümeti kimi birliklerini cepheden alıp iç ayaklanmaların bastırılmasında görevlendirmiştir.
İstanbul hükümeti, Aznavur isyanı ile Balıkesir,Halife isyanı ile de Hendek ve Düzce'deki ordu birliklerimizi isyancılara şehit ettirmiştir. Bu yönde fetvalar verilmiştir.
3-Doğu Cephesi: Mondros Anlaşmasından sonra Ermeniler Türkleri öldürmekten hiç vazgeçmiyorlardı. 9 Haziran 1920'de Doğu'da geçici seferberlik ilan edildi ve Kazım Karabekir Paşayı Doğu cephesi komutanı yaptık. Ermeniler 6 Kasım'da savaşı bırakarak barış istediler. 2/3 Aralık 1920 gecesi Ulusal hükümetin ilk anlaşması olan Gümrü Antlaşması imzalandı. Sözde Ermenistan'a ayrılan topraklar ulusal sınırlar içinde kalmıştır. Bu anlaşma yerine daha sonra yapılan 16 Mart 1921 tarihli Moskova ve 13 Kasım 1921 günlü Kars anlaşması geçmiştir.
Gürcülerle de 23 Şubat 1921 anlaşması yaparak Ardahan ve Artvin'i geri aldık.
4-Trakya cephesi: Buradaki kolordu komutanı Cafer Tayyar Paşa'nın hatalı tutumu, komuta yeteneksizliği ve siyasaya bulaşması koşulları çok zorlaştırmıştır. Halbuki Komutanlar, askerlik görev ve gerçeklerini düşünürken ve uygularken kafalarını siyasa düşüncelerinin etkisinde bulundurmamalı, siyasa içinde olmamalıdır. Buyruklarına verilen ulus çocuklarını, yurt araçlarını yurt ödevi için kullanmalıdır.
Bizim düzenli ordu kurma görüşümüze karşılık çete diyebileceğimiz bir tür (milis) örgüt kurma akımı yayılıyordu. Çerkez Etem ve kardeşleri de başarılı örnek gösteriliyordu.
Bu arada, düzenli ordu tam teşkilatlanmadan 24 Ekim 1920'de Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa Yunan'a saldırdı ve Gediz'de yenilgiye uğrayarak Dumlupınar'a çekildi. 8 Kasım gecesi Fuat Paşa görevden alınarak, İsmet Paşa Batı Cephesi Komutasına, bu cepheden koparılan güney kesimi yani Konya dolayları da Refet Paşa Komutasına verildi. Kendilerine çabucak düzenli ordu ve büyük süvari gücü oluşturmaları yönergesini verdim. Böylece düzensiz örgüt (çete) denilen milis kuvvetleri düşüncesini ve siyasasını yıkma kararını uygulamaya koyduk.
Şu düşünceler çok önemlidir:
Padişahlarla ve Halifelerle yönetilmiş ve yönetilen ülkelerde en büyük tehlike, Padişahların ve Halifelerin düşmanlarca satın alınmasıdır.Bu çoğu zaman kolaylıkla sağlanabilmiştir. Meclislerce yönetilen ülkelerde ise en yıkıcı durum, kimi milletvekillerinin yabancılar adına ve çıkarına, satın alınmış olmalarıdır. Meclislere girme yolunu bulabilen yurt hayınlarına örnekleri tarih her zaman vermiştir. Bunun için Ulus vekillerini seçerken çok dikkatli ve titiz olmalıdır. Ulusun yanılgıdan korunması için tek çıkar yol düşünce ve davranışları ile Ulusun güvenini kazanmış siyasal bir partinin, seçimlerde Ulus'a kılavuzluk etmesidir.
Önemli iç ayaklanma ve örgütlenmeler, Birinci İnönü Utkusu :
Ayaklandırmaların amacı: Savunma kuvvetlerimiz üzerinde doğrudan doğruya etki yaparak cephemizi yıkma amacı güden türlü davranışların yanı sıra , cepheye yakın bölgelerde de halkı ayaklandırmak, düşmanların önem verdikleri konular idi.
2. Konya ayaklanması: 1920 yılı Ekim ayı başında Zeynelabidin partisinin Konya ve dolaylarında çıkartmaya çalıştıkları ayaklanma patlak verdi. Yunan cephesinden alınıp gönderilen askeri birlikler ayaklanmayı bastırmıştır.
Yeşil Ordu örgütü : TBMM ve hükümetin kuruluşundan sonra Ankara'da "Yeşil Ordu " adı altında ve kurucuları pek yakın ve bilinen arkadaşlar olarak kuruldu. Adımı kullanarak güçlenen bu örgüt ulusal birlikler meydana getirmek gibi sınırlı alandan çıkmış , çok genel bir amaca yönelmiştir. Olaylar gösterdi ki biz bu gizli derneğin kapatılmasına çalıştıksa da , tastamam başarılı olamadık. Derneğin ileri gelenlerinden kimisi Etem kardeşler gibi çalışmalarını yıkıcı ve bize karşı olarak sürdürmüşlerdir. Ayaklanma planını başarılı olarak uygulayabilmek için , buna engel olacağı sanılan Batı Cephesindeki ordu komutanını değerden düşürmek, sonra da Meclis çoğunluğunu kendilerinden yana çevirerek hükümet değişikliğine kadar gitmek hedefleri idi.
Baylar, askerliği çapulculuk sanan, devlet kurup yönetmeyi, şunun bunun çocuklarını kurtulmalık dilenmek için dağlara kaldırma haydutluğu sanan , şarlatanlıkları ve yaygaraları ile bütün bir Türk yurdunu tedirgin eden ve Türk ulusunun büyük Meclisini kendileri ile uğraştıran, utanmaz, kendini bilmez, saygısız ve herhangi bir düşmanın boğaz tokluğuna casusluğunu, uşaklığını yapacak kertede alçak ve aşağılık yaratılışlı bu kardeşleri , ellerindeki bütün kuvvetler ve kendilerini destekleyen düşmanlarla birlikte tepeleyip yola getirerek Devrim tarihimizde etkin bir örnek göstermek zorunlu olmuştu. Sonuçta, Etem ve kuvvetlerini kovalayan kuvvetlerimiz onları Gediz'de sıkıştırdı. Zoru gören Etem ve Kardeşleri kuvvetleri ile birlikte düşmandan yana geçip kendine yaraşanı gösterdiler,5 Ocak 1921 'de Yunan saflarına katıldılar. Ordumuz da içindeki bir düşmandan kurtuldu.
Bu arada 6 Ocak 1921'de Yunan ordusu saldırıya geçti. Gediz'de bulunan önemli kuvvetlerimiz Eskişehir üstünden düşmanı karşıladı ve yendi. 10 Ocak 1921'de Devrim tarihimize ,böylece, Birinci İnönü Utkusu yazıldı.
Tevfik Paşa hükümetinin kurulması (Kasım/1920) , Ulusal anayasa (20 Ocak 1921) ,
İkinci inönü Utkusu (31 Mart 1921)
İçten ve dıştan gelen saldırılarla Ankara'daki Ulusal Hükümetin sarsılamayacağı anlaşılmıştı ve İstanbul Hükümetinin planları suya düşmüştü.
Bizi içerden çökertme politikası gütmeyi düşünebilirlerdi. Nitekim,Damat Ferit Paşa çekildi yerine Tevfik Paşa hükümeti kuruldu ve kamuya kendisinin iyi ve temiz yürekli olduğu havası verildi. Biz tersine inanıyorduk ve kamuoyunu aydınlatmak hedefimiz idi. Artık İstanbul Hükümetinin varlığını tanımak bize zarardan başka bir şey getirmemektedir. Tevfik Paşa ve Arkadaşları Anadolu'yu ,eskiden olduğu gibi İstanbul'a bağlamak ve tutsak etmek istiyorlardı . Oysa İstanbul işgal kuvvetlerinin elinde bulunuyordu. Meclisin ilk açılma tarihinden itibaren Temel Haklar Komisyonu bir yasa tasarısı hazırlamaya başladı ve 18 Ağustos 1920'de gündeme indi. Yasanın 1. maddesi " Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve Devlet'i bağımsız olarak kendisi yönetir" biçiminde idi. Ancak Komisyon tutanağı "........saldırıya uğrayan Padişahlık ve Halifelik hakkı yurt ve ulus bağımsızlığının elde edilmesine ve pekiştirilmesine değin bu durumun sürdürülmesi " ifadesi ile madde bağımlı kılınmıştır. Maksatlı hazırlanan bu ifadelerin değiştirilmesi yaklaşık dört ay sürmüştür. Meclis, sorunu kökünden çözümlemeye girişecek olursak, bugünden içinden çıkamayız, varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Büyük Millet Meclis'ini ve Ulusal hükümet'i güçlendirecek anlam ve yetkiyi içermelidir ifadeleri ile ikna olarak 20 Ocak 1921 günü oylanarak kabul edilen ilk Anayasa bu tasarıdan çıkmıştır.
Londra Konferansı : Londra'da 21 şubat 1921'de İtilaf Devlet delegeleri ile Osmanlı ve Yunan hükümetleri delegelerinden oluşacak heyet bir konferans yapacak ve Doğu sorununun çözümünü görüşecektir. İtilaf Devletleri, Ankara'ca yetki verilmiş delegelerin Osmanlı delegeleri arasında bulunmaları koşulunu ileri sürdüğünden Damat Tevfik Paşa Ankara'dan görevli delegeleri istemiştir. Biz ise ayrıca çağrılırsak Londra'ya bağımsız bir kurul göndermeyi kararlaştırmıştık ve Dışişleri Bakanı Bekir Sami beyin başkanlığındaki heyet davet üzerine Londra'ya gitti. Konferans 27 Şubat- 12 Mart tarihleri arasında yapıldı ve hiçbir sonuç vermedi. Delegeler kurulumuz 2. İnönü Utkusundan sonra yurda döndü. Bekir Sami bey kendiliğinden İngiltere, Fransa ve İtalya devlet adamları ile görüşerek herbiri ile ayrı ayrı bazı sözleşmeler imzaladı. Ancak bu sözleşmelerle, Sevr tasarısından aralarında yaptıkları, "üçlü Anlaşma " adı verilen ve Anadolu'yu sömürü bölgelerine ayıran anlaşmayı, başka adlar altında, Ulusal Hükümetimize kabul ettirmek istedikleri apaçık bellidir. Bu anlaşmalar Ankara'da onaylanmadığı gibi Bekir Sami beyden de bakanlıktan çekilmesi istendi. Hedefim:" Bilinen Ulusal sınırlarımız içinde ülkemizin bütünlüğünü ve ulusun tam bağımsızlığını sağlamaktır."
Londra Konferansında yapılan önerilere yanıt almadan ve delegelerimiz yolda iken , Yunanlılar tüm orduları ile bütün cephelerimize saldırdılar. 23 Mart'ta başlayan Yunan ilerlemesi, İsmet Paşanın 31 Mart 1921'de karşı saldırıya geçmesi ile durdurulmuş ve düşman gerisin geriye kaçmak zorunda bırakılmıştır. İkinci İnönü zaferi ile İnönü, Atatürk'ün deyimi ile : "..........orada yalnız düşmanı değil ulusun ters yazgısını da yenmiştir." ( Bu tarihlerdeki Atatürk ve İnönü arasındaki telgraflar birbirlerine duydukları güven ve sevginin belgeleridir.)
T B M M 'nin içinde Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun kurulması:
Başlangıçta TBMM'i Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin siyasal bir grubu niteliğini taşıyordu . İlkeler, Ulusal Ant (Misaki Milli ) adı altında özetlenmiş idi ve Meclis bu ilkelere uygun çalışıyordu. Ancak zamanla birlik bozuldu. En önemsiz konularda bile oylar dağılmaya , bir kısım örgütler de kurulmaya başladı. Bu gruplar oyların dağılışını önlemek amacı ile kurulmuşsa da , bunların varlıkları tersine bir sonuç veriyordu. Sonunda , Ulusal Ant ilkelerine bağlı kalacak ve devletin ve ulusun örgütlerini anayasaya uygun olarak şimdiden yavaş yavaş saptamaya ve hazırlamaya çalışacak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adı ile bir grup kurmaya karar verdim. Bu grup, 1. Büyük Millet Meclisi'nin çalıştığı sürece Hükümetin iş görmesine yardımcı olabilmiştir. Ama , karşı düşüncede (özellikle Padişahlık ve Halifelik yönetim şekline inananlar ) olanlar grup içinde düşünceleri karıştırmaya ve bana karşı hazırlama şeklinde olumsuz davranışlara giriyorlar veya yurt içindeki örgüt yapımızı değiştirmeye uğraşıyorlardı. Bunun en belirgin örneği Erzurum milletvekili hoca Raif Efendinin Grup kurulmadan önce yaptıkları girişimdir. Bu Hoca ve arkadaşları Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i hukuk cemiyeti Erzurum Merkez kurulunun adını değiştirdiler ve Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti (Kutsal Varlıkları koruma Derneği) dediler. Dernek tüzüğünün başına da Padişahlığın, Halifeliğin ve Devlet biçiminin dokunulmazlığını sağlamak için bir takım eklentiler yapmışlardır.
Sakarya Utkusu ve onu izleyen iç ve dış olay ve ilişkiler :
Yunan ordusu genel seferberlik ile asker tüfek ve top olarak bizden önemli ölçüde üstün duruma gelerek 10 Temmuz 1921'de yeniden saldırıya geçti. Biz ise ulusal seferberliği henüz uygun ve elverişli görmemiştik. Bu nedenle Eskişehir güney ve kuzeyinde topladıktan sonra düşman ordusu ile büyük bir aralık bırakarak geri çekilme kararı aldık. Böylece biz toparlanırken düşman destek örgütleri kuracaktı. Geri çekilme Meclis'te hararetli tartışmalara neden oldu. 5 Ağustos 1921'de çıkarılan yasa ile Atatürk başkomutan oldu ve bu yasaya göre vereceği buyruklar yasa niteliğini taşıyacaktı. Nitekim 7-8-9 Ağustos 1921'de "Ulusal Vergi Buyruğu" ile ordunun insan, taşıt, yiyecek ve giyecek sağlayacak önlemleri alındı. Buyruk ve bildirimlerin yerine getirilmesi için kurulan İstiklal Mahkemeleri Kastamonu, Samsun, Konya ve Eskişehir bölgelerine gönderildi.
"Savunma hattı yoktur, savunma alanı vardır. O alan bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanı ile sulanmadıkça düşmana bırakılamaz......" ilkeleri ile donatılan ordumuz karşı saldırıya geçti. 22 Ağustos-13 Eylül tarihleri arası 22 gün ve gece aralıksız süren ve kanlı Sakarya savaşı, Sakarya ırmağının doğusunda tek bir düşman bırakmadı. Bu savaş dünya tarihinde eşine pek az rastlanır bir savaştı. Artık savaş yalnız orduların değil ,tümü ile ulusların çarpışmasıdır. Savaştan sonra Atatürk'e Mareşal rütbesi ve Gazi sanı verildi.
Fransızlar ile 20 Ekim 1921'de Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile siyasa, ekonomik ve askerlik alanlarında ve öbür hiç bir konuda bağımsızlığımızdan hiç bir ödün vermeksizin , yurdumuzun değerli parçalarını düşman elinden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile ulusal isteklerimizi ilk kez olarak, Batı Devletlerinden biri kabul etmiş ve onaylamış oldu.
Meclis'de 3-4 ay sonra Sakarya Utkusunu unutanlar, karşıcılıkta kendini göstermek isteyenler ortaya çıkmaya başladı. Özellikle Malta tutuklularından kimileri başı çekiyordu. Sonunda " ikinci Grup " adı ile bir grup kuruldu. Bu grup benim adaylarıma değil kendi grupları adına ortaya attıkları adaylara, yasaya aykırı olarak, oy verip hükümet kurulmasını engellemeye başladılar ve genel saldırıya geçilmediği için de orduya eleştiri yönelttiler. Halbuki tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyordum:
Birincisi, en önemlisi ve temel olanı Ulus'un kendisidir. Varlığı ve bağımsızlığı için Ulus'un gönlünde bilincinde beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır.
İkinci araç, Ulus adına iş gören Meclisin ulusal isteği belirtmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceği dayanç ve yiğitliktir.
Üçüncü araç,Ulus'un silahlı çocuklarından meydana gelip düşman karşısına çıkarılmış bulunan ordumuzdur.
Bu üç türlü araç veya gücün düşmana karşı kurduğu cepheler iki niteliktedir: İç ve dış cepheler.
Temel olanı iç cephedir. Önemli olan ,ülkeyi temelinden yıkan,ulusu tutsak kıldıran,bu iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar.
Ağustos/1922 ayına kadar Batı Devletleri ile olumlu anlamda gerçek ilişkiler kurulmadı. İtilaf devletlerinin , İstanbul Hükümeti ile birlik olarak, bize karşı, yok edici girişim ve çalışmalarla yeni bir evre açtıkları yargısına varmak pek doğaldı. Buna karşı, durumun daha ağır olduğunu düşünerek önemli ve büyük bir savaşa hazırlanmak gerekiyordu.
Ben ,ilk kez bu işe başladığım zaman, en akıllı ve düşünür geçinen bir takım kişiler bana sordular: Paranız var mıdır? Silahınız var mıdır? Yoktur, dedim. Öyle ise ne yapacaksın ? dediler. Para olacak, ordu olacak ve bu Ulus bağımsızlığını kurtaracaktır, dedim. Hepsi de oldu.
Karşıcıl grubun Meclisteki çalışmaları, bizi biraz daha kendileri ile uğraştıracaktır. İkinci Grup adını takınan karşıcıllar, olumsuz direnmelerini uzun süre denediler. Mecliste orduya karşı açtıkları akım sürüp gidiyordu. Boyuna ve ateşli ateşli, ordunun saldırı yeteneği olmadığından ve artık sorunu siyasa yolu ile çözümleyip sonuçlandırmanın zorunlu olduğundan, vurgulaya vurgulaya söz ediyorlardı.
Büyük Utku, Siyasal Devrim ,Saltanatın kaldırılması , Lozan Barışı :
Ben daha 1922 Haziran ortalarında saldırıya karar vermiştim. Yalnızca, Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı (yani İsmet Paşa, Fevzi Paşa ve Kazım Paşa ) biliyordu.
26-30 Ağustos tarihleri arasındaki saldırılarımızla düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak kıldık. Afyonkarahisar ve Dumlupınar Meydan savaşını başlangıçta dünyaya önemsiz savaşlar gibi gösterdik. Düşman ordusunu yıkımdan kurtarmak isteyeceklere meydan vermek istemiyorduk. Yeneceğimizi bu denli inançla biliyorduk.
9 Eylül 1922'de İzmir'e girdik. Trakya'ya ordu gönderdik. İtilaf devletlerinden 23 Eylül 1922'de savaşın durması ve barış görüşmesi notası geldi. Mudanya Konferansını kabul ettim ve İsmet Paşa'yı olağanüstü yetki ile delege atadım. 11 Ekim 1922'de Fransa, İngiltere ve İtalya ile Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı. 28 Ekim 1922'de İtilaf Devletleri bizi Lozan'da toplanacak Barış Konferansına çağırdı. Onlar, hala, İstanbul'da bir hükümet tanımak istiyor ve Onu da bizimle birlikte konferansa çağırıyordu. Bu çağrı işi Padişahlığın kaldırılması işini de kesin olarak sonuçlandırdı. 1 Kasım 1922 günlü yasa gereğince Halifelik ile Padişahlık birbirinden ayırtedildi. İki buçuk yılı aşan bir süreden beri eylemli olarak erkini yürüyen Ulusal Egemenlik berkitildi. Halifelik, açık bir hak tanınmaksızın , bir süre daha ,alıkonuldu.
Bu arada Meclisteki karşıcıllar, Padişah'a bağlı kalmak borcumuz, Halifeye bağlılık ise eğitimimiz gereğidir, görüşünü yaymak istediler. Halbuki padişahlığın kaldırılması, Lozan Konferansına İstanbul'dan da bir delegeler kurulunun çağrılması ve İstanbul'un yani Vahdettin ile Tevfik Paşa ve arkadaşlarının böyle bir çağrıyı, Türk ulusunun büyük emek ve özverilerle elde ettiği yararları küçültmek, anlamsız kılmak pahasına da olsa kabul eylemesi yüzündendi.
Meclis 'deki toplantıda ".......... Osmanoğulları zorla Türk ulusunun egemenliğine el koymuştur...... Şimdi de Türk ulusu bu saldırılara artık yeter diyerek egemenliğini eylemli olarak kendi eline almış bulunuyor........gerçek yine yöntemine göre saptanacaktır. Ama bir takım kafalar belki kesilecektir." dedim. Yasa tasarısı çabucak yazıldı ve birkaç kişi hariç oybirliği ile kabul edildi. Böylece Osmanlı egemenliğinin çökme ve ortadan kalkma töreninin son evresi gerçekleşmiştir.
17 Kasım 1922'de Padişah Vahdettin sarayından kaçmış ve İngilizlere sığınmıştır. Hangi nedenle ve nasıl olursa olsun Vahdettin gibi, özgürlüğünü ve kendi canını kendi Ulusu içinde tehlikede görebillecek kertede aşağılık bir yaratığın ,bir Ulusun başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır. Böyle bir yaratığın, bütün Müslümanların Halife'si kimliğini taşıdığını söylemek elbette doğru değildir. Uluslararası ilişkilerde korkuluklardan yaralanma sistemini yeğleme çağını kapamak, uygar dünyanın içten gelen bir dileği olmalıdır.
Kaçan Vahdettin yerine TBMM tarafından sonuncu Halife olan Abdülmecit Efendi seçildi. Müslümanların Halifesi sanını kullanması ve onaylanmış bildirileri okuması istendi. İlk bildirisinde ise Halife seçilmesinden mutluluk duyduğu, Vahdettin Efendinin yaptıklarından ötürü kınadığını, TBMM ve Hükümetinin kendine özgü yönetim biçiminin Türk halkı ve Müslümanlık dünyası için en yararlı ve uygun olduğunu ve hükümetin başarılı çalışmalar yaptığını vurgulamıştır.
Ben, kişisel egemenliğin kaldırılmasından sonra , başka sanla yine bu nitelikte bir orun sayılması gereken Halifeliğin de kaldırılmış bulunduğunu kabul ediyordum. Bunu söylemek için uygun zaman ve fırsat bekliyordum. Çünkü Meclisimiz kendi varlığını, Halife sanını taşıyacak bir kişinin eline veremez ve de bundan dolayı Müslümanlık dünyasında kargaşa olacakmış sözleri hem anlamsız hem de yalan sözlerdir.
Egemenlik hiç bir anlamda ,hiç bir biçimde, hiç bir renk ve belirtide ortaklık kabul etmez. Sanı ister Halife olsun, ister başka bir şey olsun, hiç kimse bu Ulus'un yazgısında ona ortak çıkamaz. Ulus da buna hiç göz yumamaz.
Padişahlığın kaldırılması, halifelik orununun yetkisiz kılınması üzerine ve de bundan başka yeni seçime,
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini bir siyasal parti haline getirme niyetimi halk ile görüşerek ve onun düşüncesini almak istedim. Çünkü bir takım gericiler Halifeyi Padişahlık rejimine dayanak tutmak için çaba gösteriyor ve beyin yıkıyordu. Onlara göre Halife Meclisin, Meclis halifenindir, dolayısı ile devletin başkanıdır. Şimdiki halifeye kimileri bağlılık gösterileri yapılıyordu. Onlara göre Halife adındaki Devlet Başkanı, bütün Müslümanların işlerini yürütecek, dünya işleri ile ilgili kurallardan,çıkarlarına en elverişli olanı bulup uygulayacaktı. Dünyanın her yerindeki Müslümanların ve Müslüman ülkelerin işlerine etkili olacaktı. Müslüman toplumların esenliğini sağlamaya yarayacak uygarlık ve bayındırlık koşullarını hazırlamakla yükümlü olacak, din savaşlarını engelleyecekti. Bunun daha önceden hiç gerçekleşmemiş olduğunu bilirsiniz.
Tarih incelenirse Emeviler Endülüs'te, Aleviler Kuzeybatı Afrika (Magrıp) da , Fatımiler Mısır'da, Abbasiler de Bağdat'ta Halifelik kurmuşlardır. Halife adı ile ortak bir başkan atamak hiçbir zaman mümkün olmamıştır.
Ayrıca böyle bir devlet başkanının orununu korumak için bir avuç Türkiye halkını bu işe bağlamak , onu yok etmek demektir.
İnsanlıkta din duygusu ve bilgisi, her türlü boş inançlardan sıyrılarak gerçek bilim ve teknik ışığı ile arınıp olgunlaşıncaya kadar, din oyunu oyuncularına her yerde rastlanacaktır.
Ulus'a anlattım ki, Ulusumuzun kurduğu yeni devletin; yazgısına, işlerine, bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun, hiç bir kimseyi karıştırmayız. Geçmişte Ulusumuz bu amaçla kullanıldı ve ve her gittiği yerde milyonlarca insanını bıraktı. Suriye Irak Mısır, Yemen ...vs korumak için çok şehit verdik . Sonuçta gene onların istediği olmuştur.
20. Ocak 1921günlü anayasanın 7.maddesi ile 21.04.1924 günlü anayasanın 26.maddelerin TBMM' nin görevlerini saptamaktadır ve yeni Türkiye Cumhuriyeti yönetiminin ilerici niteliği ile bağdaşmayan terimler "şeriat (yasalar) kuralları" o zaman için sakıncalı görülmeyen maddeler de vardır. Fakat, Ulus'umuz anayasamızdan bu gereksiz terimleri ilk elverişli zamanda kaldırmalıdır. Çünkü, "şeriat kuralları " yasa buyrukları anlamındadır ama şeriat kelimesinin bulunması kimilerine maksatlı yorum da getirmektedir.
Parti kurma konusunda halkla görüşmeler çok yararlı oldu ve 8 Nisan 1923'de görüşlerimi dokuz ilkede saptadım. Bunlar Partimizin kuruluşuna temel olmuştur. Programa yazılmamış kimi önemli sorunlar da vardır. Cumhuriyet ilanı, Halifeliğin kaldırılması, din işleri bakanlığının kaldırılması, medrese ve tekkelerin kapatılması,şapka giyilmesi...vs gibi konuları bilisiz ve gericilerin bütün ulusu yanıltmaya olanak bulmamaları için yazılmasını uygun görmedim ve CHP kuruldu.
Baylar, 21 Kasım 1922'de başlayan iki dönemli Lozan Konferansı 8 ay sürmüştür. İsmet Paşa başkanlığındaki heyetin katıldığı konferansta 3-4 değil, yüzyıllık hesaplar görülüyordu. Kapitülasyonlar, Hristiyan halkın bir çok ayrıcalıkları ve öncelik hakları, yabancıları yargılayamama, yabancılardan vergi alınmaması gibi eski konular vardı. Ayrıca Türk Ulusunun insanca yaşamasını sağlayacak yollara da baş vurulması yasak edilmişti. Ülke bayındırlaşamaz, DDY yaptıramaz,okul bile açtıramazdı. Yabancı devletler bunlara hemen müdahale ederlerdi. Osmanlı Padişahlarının parlak yaşamları karşılığında , Ulusun bütün kaynaklarını kurutmuş,devletin onurunu, şerefini ayaklar altına alarak birçok borçlara girmişti. Artık o borçları değil, faizlerini ödeyemeyecek hale gelmişlerdi. Osmanlı devletinin dünya gözünde hiç bir değeri, saygınlığı, onuru kalmamıştı. Birikmiş hesapların bizden sorulmaması gerekirken bu konuda da dünya ile biz karşı karşıya kalmıştık. Konferans masasında istediğimiz, gerçekte elde edilmiş olan hakların, yöntemine göre yazılıp onanmasından başka bir şey değildi. En büyük gücümüz ve en büyük dayanağımız ise, ulusal egemenliğimizi elde etmiş , onu eylemli olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi yine eylemli olarak kanıtlamış olmamızdır.
İlk görüşmelerde özellikle yargısal, parasal ve tutumsal (ekonomik) işlerle ilgili maddeler çok ağırdı ve kabul etmemek zorunda idik. Konferans 4 Şubat 1923'de kesildi. Bunun üzerine, mecliste karşıcıllar Delegeler Kurulumuz ve İsmet Paşaya amansız düşman kesildiler. Sözde barış olmuş iken İsmet Paşa yapmamış ve geri dönmüştü. Bir kısım basın da karşıcılları destekliyordu.
Baylar, Lozan konferansının 2.evresi 23.04.1923'de başladı ve anlaşma, dört yıllık Kurtuluş Savaşımız ve Ulusumuzun ününe ve şanına yakışır bir şekilde 24 07.1923'de Lozan'da imzalandı ve 24.08.1923'de de yeni seçilen TBMM' de onaylandı. Baylar, Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra düşman devletler Türkiye'ye dört kez barış koşulları önermişlerdir:
1-Sevr tasarısı: Bu tasarı TBMM'de tartışmaya bile değer görülmemiştir. Ancak Vahdettin hükümeti 10.08.1920'de imzalamıştır.
İkinci barış önerisi: 1. İnönü savaşından sonra 12.03.1921'de yapılmış ancak tartışmalar yapılmadan 2. İnönü savaşı başlaması nedeni ile sonuçsuz kalmıştır.
Üçüncü barış anlaşması: 22.03.1922'de Paris'te toplanan İtilaf Devletleri dış işleri başkanlarınca yapılmıştır. Bu da ulusal amacımızı gerçekleştirecek nitelikte değildi.
Lozan anlaşması: Bu anlaşma , Türk Ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr anlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin (suikastın) kırılıp önlenişini bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku anıtıdır.
Yukarıdaki dört ayrı öneride de ön görülen:
- Türkiye sınırları
- Düşmanlarımızca kurulması ön görülen Kürt Devleti
- Sömürü bölgeleri (nüfuz mıntıkaları )
- İstanbul'un özel durumu
- Uyruklar sorunu
- Yargıda ayrıcalık hakları
- Azınlıkların korunması
- Askerlik işleri
- Cezalandırma işleri
- Parasal işler
- Tutumsal (ekonomik ) işler
- Boğazlar komisyonu gibi on iki ana konuda , Lozan , Türkiye'nin utkusudur.
TBMM ve Cumhuriyet'in ilanı, Hilafetin kaldırılması , Laiklik devrimi :
Artık, Meclis yenilenmedikçe ulusun ve yurdun ağır ve sorumluluk gerektiren işlerinin yürütülemeyeceğinde kuşku kalmamıştı. Konu 1.04.1923'de mecliste görüşüldü ve seçim yapılması ile ilgili yasa oy birliği ile kabul edildi. Bu yasayı çıkarmakla Meclis, kendinde beliren hastalığı kabul ettiğini göstermiştir ve devrim tarihimizin en önemli bir noktasıdır. Yeni seçimlere bildiğiniz ilkelerimizi ilan ederek girdik. Adayları ben saptayacaktım. Çünkü türlü amaçları için milletvekili olmak isteyen çok insan olduğunu biliyordum. Gene de iki yüzlü davranışlarla içimize kimilerinin girdiğini ancak 2. Meclisin toplanmasından sonra anladım.
13.10.1923'deki görüşmelerde Ankara şehri başkent oldu. Böylece payitaht teriminin yeni Türkiye devletinde anlamı ve yeri kalmamıştı. Payitaht deyimi Osmanlı döneminde başkent anlamında kullanılırdı ama asıl anlamı, padişahlık tahtının ayağı, eşiği'dir.
İkinci Mecliste bizimle görüşte ve çalışmada uzlaşıp birleşmeyi gerekli görmeksizin bağımsız ve gizli olarak çalışan küçük bir grup belirdi. Bu grup, temiz yürekli ve hak sever görünerek kendi görüşlerini işlemeye başladılar ve hatta bazı istediklerini Bakan seçtirdiler. Bundaki kötülük, hükümet üyelerinin teker teker Meclisce seçilmesinden doğuyordu. Bakanlar Kurulu olarak çekilmeyi, yeni Bakanlar Kuruluna yeniden seçilenler olursa yine Bakanlıktan çekilmesi yönünde karar aldık. Amaç,iktidar tutkusu olan grubu hükümet kurmakta büsbütün serbest bırakmak, böyle bir hükümetin becerisini bir süre izlemek ve dahası ona yardımcı olmaktı. Hükümet kurmayı başaramazlar veya yönetimde güçsüz kalırlarsa bunalım ve düzensizliğin sürdürülmesi uygun görülmeyeceğinden, işte o zaman işe el koyarak tasarladığım şeyi ortaya atıp sorunu kökünden çözecektim.
Bu çekilme 27.10.1923'de Mecliste okunmuştur. Ertesi günü geç vakte kadar hiç bir grup, bütün Meclisçe kabul olunabilecek ve kamuoyunda iyi karşılanacak adları içeren bir aday listesi saptayamıyordu. Başkanı olduğum CHP bile kesin bir liste yapamamıştı. O gece İsmet Paşa ve bir kısım arkadaşları Çankaya'da yemeğe çağırdım ve onlara " yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." dedim. Arkadaşlar hemen düşüncemi benimsediler. Diğer arkadaşlarımın da öteden beri ve doğal olarak benim gibi düşündüklerinden hiç kuşkum yoktu. O gece İsmet Paşa ile birlikte 20.01.1921 günlü anayasanın devlet biçimini saptayan maddelerin bir kısmını değiştirdim. Bunlar:
- Türkiye devletinin hükümet biçimi Cumhuriyet'tir.
- Türkiye devleti Meclisçe yönetilir. Meclis bunu Bakanlar kurulu aracılığı ile yapar.
- Türkiye Cumhurbaşkanı ,Meclisçe ve kendi üyeleri arasından seçilir.
- Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu kimliği ile gerekirse meclise ve Bakanlar Kuruluna başkanlık eder.
-Cumhurbaşkanı Başbakanı Meclis üyelerinden seçer. Başbakan da Bakanları Meclis üyelerinden seçer. Cumhurbaşkanı listeyi uygun görürse meclis onayına sunar.
29 10 1923 günü sabahı toplanan Meclis beklediğim gibi Bakanları seçememişti ve ben genel başkan olarak sorunu çözümlemek için genel kurulca görevlendirilme kararı alındı. Bir saat aradan sonra parti genel kurulunu başkan olarak topladım ve hazırladığım yasayı yazmanlara okuttum. Bundan sonraki görüşmelerde maddeler birer birer görüşülüp kabul edildi. Bundan sonra Meclis toplantısı açıldı. Aynı gün saat 18.00'dan sonra tasarı anayasa komisyonunda görüşülerek kabul edildi. Sonunda yasa Meclisten geçerek Cumhuriyet kabul edildi. Katılan 158 kişinin oyu ile Gazi Mustafa Kemal ilk cumhurbaşkanı seçildi ve 15 dakika içinde de ilk Başbakan İsmet Paşa oldu. Artık, Ulusumuz, kendisinde bulunan nitelikler ve değeri, hükümetinin yeni adı ile, uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecek, dünya devletleri arasındaki yerine yaraşır olacaktır.
Cumhuriyetin ilanı tüm ulusu sevindirdi. Yalnız İstanbul'da çıkan iki-üç gazete ile İstanbul'daki kimi kişiler Cumhuriyet'in kuruluşuna ön ayak olanları yermeye başladı. Çünkü Meclis ve Meclis hükümeti bulunmakla birlikte , padişahlık kaldırıldığından sonra , Devlet Başkanlığının Halifelik orununda belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, Cumhuriyet'in ilanı gününe dek umut içinde yaşatmıştı.
Baylar, yabancılar Halifeliğe saldırıda bulunmuyorlardı, ama Türk Ulusu, saldırıdan kurtulmuyordu. Halifeliğe saldıranlar, Müslüman uluslardan Türk'ü çekemeyen değildi. Ama Çanakkale'de, Suriye'de, Irak'ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman uluslardır. Kaldı ki başında çürümüş bir padişah soyunun Halife sanı ile yerleşip kalmasını zorunlu kılan bir devlette , Cumhuriyet ilan olunsa bile yaşatılamaz.
Baylar, Padişahlıktan Cumhuriyete geçebilmek için bir geçiş dönemi yaşadık. Bu düşüncemizi açıkça söylemekten ilk zamanlar sakınca görüyorduk. Devletin yönetimini Cumhuriyetten söz etmeksizin ulusal egemenlik ilkelerine uygun olarak, her gün cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde derleyip toparlamaya çalışıyorduk. Padişahlık ve halifelik orunları olmaksızın da Devlet yönetebilineceğini kanıtlamak gerekli idi. Devlet Başkanlığından söz etmeksizin, onun görevini eylemli olarak Meclis Başkanına gördürüyorduk. Meclis Başkanlığını yapan ise 2. Başkandı. Hükümet vardı ama, "Büyük Millet Meclisi Hükümeti" adını taşıyordu. Hükümeti belli yöntemlere göre kurmaktan çekiniyorduk. Çünkü Padişah'çılar ,hemen, Padişahın yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı. İnönü'nün dediği gibi :
"......... Halife orduları bu ülkeyi baştan başa yıkıntıya çevirmişlerdi. Türk ulusu en büyük acıları Halife ordusundan çekmiştir. Bir Halife fetvasının , bizi 1. Dünya savaşının uçurumuna attığını hiç bir zaman unutmayacağız. Bir Halife fetvasının, Ulus ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına saldırdığını unutmayacağız. Tarihin herhangi bir döneminde bir Halife, bu ülkenin yazgısına karışmayı aklından geçirirse, hiç kuşku yok , o kafayı koparacağız."
Sonunda Meclis İstanbul'a bir İstiklal Mahkemesi göndermeyi zorunlu gördü.
Artık halifeliğin kaldırılması zamanının geldiği yargısına varmıştım. Ayrıca ,bunun yanında, Şer'iye ve Evkaf Bakanlıklarını da kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik. Çünkü, müslümanlığı, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere, bir siyasa araç olarak kullanılmaktan kurtarmanın ve yüceltmenin çok gerekli olduğu gerçeğini saptamış bulunuyoruz.
Sonuçta istenen kararlar 3 Mart 1924'de çıktı. Halife görevinden alındı ve Halife orunu kaldırıldı. Osmanoğulları'nın T. Cumhuriyetinde oturmaları süresiz olarak yasaklandı. Baylar, açık ve kesin söylemeliyim ki, müslüman halkı bir Halife korkuluğu ile uğraştırmayı ve kandırmayı sürdürmek çabasında bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye'nin düşmanlarıdırlar. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve ancak bilisizlik ve aymazlık belirtisi olabilir.
Çok partili demokrasiye geçiş girişimi ve bunu izleyen olaylar, Atatürk'ün Gençliğe Armağanı :
Baylar, Mecliste yenilgiye uğrayanların gazeteci yandaşları bu sonucu elbette beğenmiyor, daha küskün ve direngen bir biçimde saldırıya geçiyorlardı.
8 Kasım 1924 tarihli gensorudan sonra karşıcıllar maskelerini atmak zorunda bırakıldılar ve Terakkiperver (yani ilerici ) Cumhuriyet Partisi diye bir parti kurdular. Cumhuriyeti daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin partiye bu ismi vermeleri içten gelme ve inanılır bir davranış değildir. "Parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır" sözlerini ilke edinen kişilerden iyi niyet beklenemez. Türk Ulusu geçmişte pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmiştir. Bu parti içeride cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı oldu, dış düşmanlara da yardım etmeye çalıştı. Doğu baş kaldırısına da neden oldu, burada dinsel kışkırtmalar yaptılar. Halbuki, ilerici ve cumhuriyetçi olanların yeri, gerçek ilerici ve cumhuriyetçi olanların yanıdır. Sonuçta, Takriri Sükun (Dirlik ve Düzenliliği Sağlama ) yasası çıkarıldı, İstiklal Mahkemeleri kuruldu, ayaklanma askerlerle bastırıldı ve parti de kapatıldı.
Baylar, Türk Ulusunun uygar toplumlardan anlayış yönünden de , hiç bir ayrıcalığı olmadığını göstermesi açısından şapka devrimi önemlidir.
Ayrıca Takriri Sükun yasası yürürlükte iken tekke ve zaviyeler ile türbelerin kapatılması ve bütün tarikatlarla, şeyhlik ,dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık, büyücülük , türbe bekçiliği ....vs gibi bir takım sanların kaldırılması ve yasak edilmesi yapılan işlerdendir. Medeni Kanun da bu zamanda yapılmıştır.
Şunu söylemeliyim ki, biz her araçtan, yalnız ve ancak bir ülkü için yararlanırız. O ülkü şudur : Türk Ulusunun, uygar toplumlar arasında yaraştığı kata yükseltmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde, her gün daha çok güçlendirmek; bunun için de zorbalık düşüncesini öldürmek.
Sayın Baylar, sizi günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonunda , tarihe mal olmuş bir çağın öyküsüdür. Bunda, Ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmişsem kendimi mutlu sayacağım.
Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir Ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son verilerine dayanan ulusal ve çağdaş bir Devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Atatürk'ün Türk gençliğinin koruyuculuğuna bıraktığı armağanlar . Cumhuriyet ve Devrim'dir
Bu nedenle , Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi her yaştaki gençler içindir. |